2526 Episoden
- Edep konusunda büyükler şöyle der: “Edebe riâyet etmeyen,
sünnetlere riâyet etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran
farzları ve vacipleri gereği gibi yapmaktan uzaklaşır, farz
ve vacip gibi dînin temellerinin yeterince yerine getirilememesi,
kişiyi îmanını kaybetme tehlikesine duçar eder. Îmânını kaybedene
binlerce vah olsun!” O halde mutlu sona ulaşmanın
ana kaynağı, daha doğrusu başlangıç noktası edeptir. Adabın
korunması işte bu sebeple büyük önem arz eder.
Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan
Giy ol tâcı emin ol her belâdan
Mısralarının bütün ihvâna ezberletilmesini emreden Hz.
Sâmi (k.s.)’un hayrul halefi olan Muhterem Ömer Muhammed
Öztürk’ün hayatı her konuda üstün bir edep dairesi içinde geçmektedir.
Sohbetlerinde şöyle buyurmuştur:
“Büyükler, İslâm’ın altıncı şartı edeptir derler. Bununla
İslâm’ın 5 şartına bir şey eklemiş olmuyorlar. Ancak bu beş
şartın hakkıyla yaşanabilmesi için edep kurallarına riâyet edilmesi
gerektiğini söylemiş oluyorlar. İslâm edepler manzumesidir”
buyurarak edepten çok sık bahsederler.
Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sahip oldukları
yüksek edep, her muâmelelerinde kendisini gösterir. Kalp kırmaktan
son derece kaçınırlar, yakınındaki birinin bir hatasını
söyleyebilmek için kalbi kırılmasın, incinmesin diye senelerce
bekledikleri olmuştur. Allâh Resûlü (s.a.v.)’e karşı edepleri ise
bambaşka bir dikkat ve ciddiyetle tecelli etmektedir. Sohbetlerinde
şöyle buyurmuşlardır:
“Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı en ufak bir saygısızlıkta
bulunulmamalıdır. Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisi, ebeveyni,
zevceleri, çocukları, ehl-i beyti, sahâbesi için değil Resûlullâh
(s.a.v.) Efendimiz’i sevenler için dâhi dikkatli, edepli, temkinli
ve saygılı bulunması gerektiğini beyan etmiştir. Hz. Mevlâna
Celâleddin Efendimiz: “Ya Resûlullâh (s.a.v.), ben ağzımı bin
kere misvaklarım, bin kere miskle, amberle yıkarım, yine de bu
ağzı senin mübârek ismin olan Muhammed (s.a.v.)’i anmaya
layık göremem” buyurmuşlardır.
(Misvâk Neşriyât, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.248) - İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söylüyor. "Her kimi Allâh (c.c.)’un
huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı, namaza
çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz
(s.a.v.) için hidayet yollarını şeriat yaptı. Açık açık beyan etti.
Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz namazını
evinde kılan şu adam gibi evlerinizde kılarsanız Peygamberiniz
(s.a.v.) yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberiniz
(s.a.v.)’in yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz. Yeminler
olsun ki, ben içimizden, cemaatten geri kalanın, ya nifakı
mâlum münâfık, ya da hasta olan kimseden başkasını bilmiyorum.
Hatta ayakları tutmayacak derecede hasta olan bir
adam, cemaatle kılınan namazın fazîletine olan hırsından ve
terkindeki günâhın korkusundan iki kişinin kolları arasında
câmiye getirilir ve saf arasına külçe gibi bırakılırdı.
Allâhü Teâlâ’nın şu ayetinin: "Andolsun Tevrat’tan sonra
Zebur’da da yazmışızdır ki, arza ancak sâlih kullanın
mirasçı olur." (Enbiyâ s. 106) tefsirinde, sâlih kullardan murad
beş vakit namazı câmide cemaatle kılan kimseler olduğu bildirilmiştir.
Bir sahih hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim ki evinde bol su ile gusleder, sonra Allâh
(c.c.)’un evlerinden, câmilerden birine, farzlardan bir
farzı edâ etmek için yürürse, attığı her adımdan biri bir
hatâsını siler, yıkar; diğeri de kendisini bir derece yükseltir.
Namaz kıldığı vakit, o namazgâhda bulunduğu sürece
melekler devamlı olarak: "Ya Râb, o orada kimseyi
incitmediği ve konuşmadığı müddetçe onu yarlığa" diye
onun için istiğfar ederler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Ey ashâbım, sizlere, kendisiyle
Allâh (c.c.)’un hatâları sileceği ve sâyesinde yüce derecelere
yükselteceği şeylere delâlet edip bildireyim mi?"
buyurdu. Ashâb (r.a.e.), "Tabiî yâ Resûlullâh, bildir." dediler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Çok soğuklarda abdesti mükemmel
almak, adımları mescitlere doğru çoğaltmak, namazdan
sonra diğer namaz vaktini beklemektir."
(İmâm Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.209-210 - İslamiyet’in doğuşuyla, dünyanın en uzak köylerinde
yaşayan ve ilimden, güzel sanatlardan, medeniyetin izlerinden
mahrum şerefli bir kavim, birdenbire aydınlık bir
hayata, mutlu bir yaşama kavuşarak, insanlık için örnek
olacak bir medeniyet kurdular. Bu kavim, insanlığın örneği,
bilim ve sanatların hizmetkârı, tüm insanlık için bir övünç
kaynağı haline geldi.
Müslümanlar, dinen ilim ve sanatların öğrenilmesiyle
yükümlü olduklarından, ilahiyat ve dinî felsefede bütün
felsefecileri şaşkınlık içinde bırakacak büyük bir ilerleme
sağladılar. Ruh ilmini ve ahlakı büyük bir özenle işleyerek,
nefsin arındırılması ve ahlakın düzeltilmesi için çaba sarf
ettiler. “Allâh’ın (c.c.) yarattıkları hakkında düşünün, zatı
hakkında düşünmeyin” emrine uyarak, temiz bir düşünceye,
nurani bir kalbe ve doğru bir inanca sahip oldular.
Müslümanlar, gerçeği araştırmak hususunda büyük
bir yetenek göstererek kudretin güzelliklerini ve varlık evrelerini
incelemeye daldılar. Batılıların bugün, bu kadar
mükemmel gözlem araçlarıyla keşfettikleri birçok gerçeğe,
müslümanlar bundan çok asırlar önce vâkıf olmuşlardı.
Müslümanlar, yaşamakta oldukları dünyanın yapısını ve
özel durumlarını da dikkatten uzak tutmadılar. Bitkilerin
anatomisi, tabii botanik ilmi ve sanayiye dair bitki bilgisi
üzerine eserler meydana getirdiler.
Müslümanlar, fikir üretimi ve icat yeteneğine sahip olduklarını,
dünya medeniyetine bıraktıkları birçok bilimsel
keşifleri ve zarif mimari eserleriyle ispat ettiler. Mensubu
oldukları din-i mübin (İslam dini) de onları bu gibi ilimler,
sanatlar, icatlar ve sanayi ile uğraşmaktan men etmemiştir.
Öyleyken nasıl olur da “İslamiyet ilerlemeye engeldir”,
“İslamiyet bilimlerin ve sanatların genişlemesine uygun değildir”
gibi iftiraları cesaretle söyleyenler bulunabilir?
(Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 200-203) - 1928’de çıkarılan Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi,
tarihin en büyük kültür kıyımlarından birini başlattı.
Eski harfli eserleri yasaklayan bu düzenleme, bin yıllık
hafızanın yok edilmesine sebep oldu. Jandarma, polis
ve memurlar, kraldan çok kralcı bir tavırla, halkın elindeki
Osmanlıca kitaplara adeta savaş açtı. Korkuya kapılan
halk, evlerindeki kitapları kuyuya attı, yaktı ya da çürümeye
terk etti.
1928 tarihli Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi tarihte
benzeri görülmemiş bir kitap kıyımı meydana getirmiştir.
Kraldan çok kralcı jandarmalar, polisler, hatta memurlar,
gördükleri eski harfli kitapları affetmemişler, halk da
bu korkudan elindeki kitapları olmadık yerlere saklamış
veya çaresiz kalıp imha etmiştir. Sadece milletin hafızasını
teşkil eden arşiv vesikaları değil, kütüphanelerde nice
nadide kitap, fersude veya mükerrer diye hurdaya verilmiş
veya satılmış, daha da kötüsü elverişsiz depolarda
çürümeye terk edilmiştir. Sahaf Muzaffer Ozak, yaşanan
vahameti şöyle anlatır: “Bir adamın evinde kitap saklaması,
kobra yılanı saklamasından betermiş. Memurlar, evlerde
ne kadar kitap varsa kuyulara dolduruyordu. Herkes
kitaplarını defetmeye çalışıyordu.”
İlk Çin imparatorluk hanedanının kurucusu Shih Huang
Ti’nin (ME 221-210), kurduğu devlet düzeninin sorgulanacağı
korkusuyla, ülkesinde geçmişte yazılmış tüm
kitapların yakılmasını emredişinden bu yana geçen iki bin
iki yüz yılda, devlet eliyle girişilmiş bu boyutta bir kültür
katliamına yeryüzünün herhangi bir yerinde rastlamak
mümkün değildir. Osmanlıca eser basımını suç sayan
Türk Ceza Kanunu’nun 222. maddesi ise ancak 2014’te
kaldırılabildi. Bu olay, sadece alfabe değişimi değil, geçmişin
topyekûn imhasıydı.
(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci) - Zekâtını verip vermediğini hatırlamayan bir kimsenin
zekâtını yeniden vermesi lazımdır. İmâm Ebû
Hanîfe (r.a.) ile İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'a göre, zekât,
nisab miktarında olan mala gerekir. Nisabdan fazla
olan mal helâk (yani telef olup yok olmak) olsa da,
nisab baki kalsa, onun zekâtı da baki kalır. Çünkü
fazlalık nisaba tâbidir.
Bunun içindir ki, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)
şöyle demiştir: “Eğer, zekât farz olduktan sonra, mal
helâk olsa, zekât sâkıt olur.” Malın tamamı değil de,
bir kısmı helâk olsa, helâk olan kısmın zekâtı düşer.
Zekât icab ettikten sonra nisab helâk olsa, zekât
helâk olmaz. Bir kimse bir ticaret malını, başka bir
ticaret malı ile değiştirirse, bu durumda mal helâk olmuş
sayılmaz. Değişen malın aynı cinsten olması ile
ayrı cinsten olması müsavidir (yani eşittir, fark yoktur)
ve bu hususta ihtilaf yoktur.
Bir kimsenin nisab miktarındaki malı, hibe gibi
bir sebeple karşılıksız olarak zail (elden çıkıp yok olmak)
olup gitse veya mehir gibi bir sebeple zail olup
gitse; veya karşılığı mal olmasa veya hizmet kölesi
gibi, zekâta tâbi bir mal olmasa, istihlâk ederse
(yani onu tüketip yok ederse), elinde karşılık kalsın
veya kalmasın o şahsın zekât miktarını ödemesi
gerekir. Bu şahıs hibesinden bir hüküm sebebi ile
dönse veya malını geri alsa, zekât borcu da düşer.
Keza, hibeden dönüş hâkimin hükmü ile olmasa bile,
zekâttan muaf olur. Sahih olan budur.
(Fetava-i Hindiyye, s.596-598)
Weitere Islam Podcasts
Trending Islam Podcasts
Über Mevlana Takvimi
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
Podcast-WebsiteHöre Mevlana Takvimi, Saad al-Ghamdi und viele andere Podcasts aus aller Welt mit der radio.at-App

Hol dir die kostenlose radio.at App
- Sender und Podcasts favorisieren
- Streamen via Wifi oder Bluetooth
- Unterstützt Carplay & Android Auto
- viele weitere App Funktionen
Hol dir die kostenlose radio.at App
- Sender und Podcasts favorisieren
- Streamen via Wifi oder Bluetooth
- Unterstützt Carplay & Android Auto
- viele weitere App Funktionen


Mevlana Takvimi
Code scannen,
App laden,
loshören.
App laden,
loshören.












