2494 Episoden
- İmâm-ı Sûsî, İmâm-ı Iyâşî ve İbnü’l-Meşrî (rahimehümullâh) gibi ulemânın beyânı vechile; bâzı meşâyih şu vasiyetlerde bulunmuşlardır: “İnsanlara eziyet etmekten, onlara zarar vermekten, ayıplarını ve avretlerini araştırmaktan uzak durun. Gerçekten kim bunlarla uğraşırsa ne dünyâda ne de âhirette felâh bulmaz. Özellikle şu sayacağımız işlerden uzak durmaya devâm edin. Zîrâ her kim bunlardan birine dahî düşerse, hiç şüphesiz Allâhü Teâlâ onu kâfir olarak öldürecektir: 1. Müslümanlara çokça eziyet etmek, 2. Çok zinâ yapıp tevbesiz ölmek, 3. Yalan yere velî olduğunu iddiâ etmek, 4. İzinsiz ve icâzetsiz şeyhlik makāmına geçmek, 5. Gıybet ve dedikoduya dalıp tevbesiz ölmek. İşte bu sayılanlardan birine bile devâm eden kişi, ne kadar sâlih amel yapsa da kâfir öleceği kesindir. Ancak her kim bu yaptıklarından tevbe eder de, ölünceye kadar tevbesinde sebât ederse ve bu günahlara ısrâr etmeksizin ölebilirse, o kişi îmânını kurtarabilir.” (Muhammed ibnü’l-Meşri‘ es-Sâihî, el-Câmi‘, s. 322) ÖLÜM MELEĞİNİN SURETİ Rivâyet edildiğine göre Hz. İbrahim ölüm meleğine fâcir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?’ diye sordu. Ölüm meleği ‘Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez!’ dedi. Hz. İbrahim (a.s.) ‘Gücüm yeter’ dedi. Melek ‘O halde yüzünü çevir!’ dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) yüzünü çevirince, simsiyah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) düşüp bayıldı. Ayıldığında melek eski suretine dönmüştü. Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) ‘Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında fâcir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kâfi gelir’ dedi. (İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin, s. 2661)
- 17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür. 23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur. Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i Aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup Silsile-i Aliyye’nin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’lmeşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l Bakî’de ziyâretgâhtır. Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i Seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makâmların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’zzamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı Akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.” Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn. *Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makâmdır. Allâh (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder. **Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler. ***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.
- Batılı bilim insanları doğaya bakarak keşif yapmadılar; Müslümanların kitaplarına baktılar ve bir kısmını kendi adlarına kaydettiler. Newton bunun en çarpıcı örneğidir. Oxford’ta bulunan eski bir Arapça eserin kenarlarında el yazısıyla yapılmış İngilizce tercüme notları görülür. Avrupa Rönesansı’nın, Arapların Altın Çağı’ndaki başarıların alınmasıyla başladığını söylemek, o dönemde Arapça kitapların Avrupa şehirlerinde basılıp okutulmasını ve Arapçanın ilmin dili oluşunu düşününce şaşırtıcı değildir. Fakat bu kitaplar sadece kaynak olarak kalmadı; bazı Avrupalı bilginler, Arap âlimlerinin keşiflerini alıp, doğayı ayrıca incelemeden kendi adlarıyla yayımladılar. Küçük kan dolaşımının William Harvey’e nispeti buna bir misaldir; anlatılanların İbnü’n-Nefis’in “Şerhu Teşrîhi’lKânûn”undaki açıklamalara dayandığı ortaya konmuştur. Newton’un hareketin üç kanununa dair intihal iddiaları da böyledir. 1. yasa, İbn Sînâ’nın “İşârât ve Tenbîhât”ında ifadesini bulan “cisim dış etkiden arınınca hâlini korur” düşüncesiyle paraleldir. 2. ve 3. yasalar ise Fahreddin er-Râzî’nin “el-Mebâhisü’l-Meşrıkıyye”sinde kuvvet-ivme ilişkisi ve karşı kuvvet dengesi üzerinden tartışılmıştır: eşit güçle çekilen halkanın ortada kalması gibi. René Descartes’in, İmam Gazâlî’nin eserlerini andıran uzun dipnotlar kullanması da zikredilir. Tarih yeniden okunmalı; hak, gerçek sahiplerine teslim edilmelidir. Bu tablo, “bilimsel devrim”i tek başına Batı’nın müktesebatı gibi sunan anlatının eksik kaldığını açıkça göstermektedir. Arapların medeniyet mirası gizlenemez; aktarım zincirleri dürüstçe kayda geçirilmelidir. İlmî emanetin sahiplerine iadesi, yeni bir karşılıklı saygı köprüsü kuracaktır. İddialar tartışılabilir; fakat izler, metinler ve nüshalar açıktır, gözler önündedir aslında. (Basından Derleme)
- Günahı terk etmenin bereketleri şunlardır: Göğsün genişlemesi; hüzün ve kederin azalması; yüzünde bir tatlılık ve nur oluşması; duasının çabuk kabul olması; insanın vakarını koruması; ibadetin tatlılığını tatması; imanın lezzetini hissetmesi; şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi; toplum içindeki itibarını koruması; dünya ve ahiret işlerinin düzeni için gerekli olan malını koruması; insanların sevgisini kazanması; geçim işlerinin düzgün gitmesi; bedenin rahat etmesi; kalbin sevinç duyması; Ruhun huzur bulması; gönlün nimetlenmesi; günahkâr ve bozgunculardan gelecek korkulardan emin olması; zilleti yüklenmekten uzak duran bir izzete sahip olması; günahın kararttığı kalp nurunun sönmemesi; günahkârların daraldığı yerlerde bir çıkış yolu bulması; ummadığı yerlerden rızık elde etmesi; fâsıkların zorlandığı şeylerin ona kolay gelmesi; ibadetlerin kolaylaşması; ilmin kolay elde edilmesi; insanlar arasında güzel bir övgüye mazhar olması; onların duasına nail olması; insanların gönlünde bir heybetinin olması; haksızlığa uğradığında onların onu savunması; gıyabında kendisini savunmaları; Allah ile arasındaki yabancılığın ortadan kalkması; meleklerin ona yakın olması; insan ve cin şeytanlarının ondan uzak durması; insanların hizmetine talip olması; onunla dost olmak için yarışmaları; ölümden korkmaması, bilakis Rabbine kavuşacağı için sevinmesi; dünyanın gözünde küçülmesi, ahiretin büyümesi; büyük mükâfat ve ebedî kurtuluşa kavuşma arzusunun artması; Arş taşıyan meleklerin ve çevresindekilerin onun için dua etmesi; amellerini yazan meleklerin onunla sevinmesi ve ona dua etmeleri; aklının, anlayışının, imanının ve marifetinin artması; Allah’ın onu sevmesi; yüzünü ona dönmesi; onun tevbesiyle sevinmesi. (Şe’ûmü’l-Maʿsiyah)
- Namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, Tahiyyatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yaparak namazlarını kılarlar. Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğilerek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kılamayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) namazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar. Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uzatılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak, mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece namazını îmâ ile kılar. Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta namaz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk yok muydu veya bilinmiyordu da onun için mi fıkıh kitaplarımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok? Hayır! Vardı ve Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri sandalye de koltuk da biliniyordu. Kur’an’da, Bakara Sûresi’nin 255. Âyeti, Âyetül Kürsî’dir. Kürsî; sandalye - koltuk demektir. Öbür taraftan Yasin Sûresi 56. Âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır” buyuruluyor. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri koltuk da sandalye de bilindiği halde, fıkıh kitaplarımızda sandalye veya koltukta namaz kılınacağına dair bir tarif ve kayıt bulunmuyor. Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu / yaşadığı bu tekerlekli sandalyede kılacaktır. (Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam, s. 294)
Weitere Islam Podcasts
Trending Islam Podcasts
Über Mevlana Takvimi
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
Podcast-WebsiteHöre Mevlana Takvimi, Abdur-Rahman as-Sudais und viele andere Podcasts aus aller Welt mit der radio.at-App

Hol dir die kostenlose radio.at App
- Sender und Podcasts favorisieren
- Streamen via Wifi oder Bluetooth
- Unterstützt Carplay & Android Auto
- viele weitere App Funktionen
Hol dir die kostenlose radio.at App
- Sender und Podcasts favorisieren
- Streamen via Wifi oder Bluetooth
- Unterstützt Carplay & Android Auto
- viele weitere App Funktionen


Mevlana Takvimi
Code scannen,
App laden,
loshören.
App laden,
loshören.












