Takvâ, Şer-i Şerif’in örfünde, kişinin âhirette kendisine zarar verecek şeylerden tam, mükemmel bir şekilde korunmasından ibarettir. Takvânın üç mertebesi vardır. Birincisi, küfürden kaçarak imâna girmekle insanın ebedî azâbdan korunmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Allâh: "Onlara kelime-i takvâyı ilzâm buyurdu." (Fetih s. 26) buyurmuştur. İkincisi, günâh olan bütün fiilleri terketmektir. Hatta topluluğun yanında küçük günâhları bile terketmektir. İşte Şer-i Şerif’te takvâ olarak bilinen budur. Bu manada Cenâb-ı Allâh şöyle buyurdu: "Eğer o memleketlerin ahâlisi imân edip, Allâh’dan korksaydılar, elbette üzerlerine yerden, gökten bereketler açardık. Velâkin tekzîb ettiler de, kendilerini kesbleriyle (yaptıklarıyla) tuttuk alıverdik." (A’râf s. 96) Üçüncüsü, sırrını (içini), kendisini Cenâb-ı Hâkk ile olmaktan meşgul edecek şeylerden uzaklaşarak, külliyyen (tamamen) Allâh (c.c.)’a yönelmektir. İnsanın emir olunduğu takvâ işte budur. Cenâb-ı Allâh şöyle buyurdu: "Ey imân edenler! Allâh’a nasıl korunmak gerekse öyle korunun, hakkıyla muttakî olun ve her halde müslim olarak can verin." (Âl-i İmrân s. 102) Bu takvâ çeşitlerinin en üst mertebesi, peygamberlerin peygamberlik ve evliyalığın riyâsetini kendilerinde toplamaları cihetinde vardıkları son noktadır. Peygamberlerin, insanlık alemiyle uğraşmaları kendilerini ruhlar âleminde yücelmekten alıkoymadı. Peygamberlerin halkın salâhı ve düzelmeleriyle uğraşmaları, onların temiz ruhlarının buna tam ve mükemmel bir kabiliyete sahib olmaları ve kudsî bir kuvvetle desteklenmelerinden dolayı Hâkk’ın işlerinde istiğrâka dalmalarından onları alıkoymamıştır. (İsmail Hâkkı Bursevi, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.1, s.129-130)