2523 Episoden
- 1928’de çıkarılan Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi,
tarihin en büyük kültür kıyımlarından birini başlattı.
Eski harfli eserleri yasaklayan bu düzenleme, bin yıllık
hafızanın yok edilmesine sebep oldu. Jandarma, polis
ve memurlar, kraldan çok kralcı bir tavırla, halkın elindeki
Osmanlıca kitaplara adeta savaş açtı. Korkuya kapılan
halk, evlerindeki kitapları kuyuya attı, yaktı ya da çürümeye
terk etti.
1928 tarihli Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi tarihte
benzeri görülmemiş bir kitap kıyımı meydana getirmiştir.
Kraldan çok kralcı jandarmalar, polisler, hatta memurlar,
gördükleri eski harfli kitapları affetmemişler, halk da
bu korkudan elindeki kitapları olmadık yerlere saklamış
veya çaresiz kalıp imha etmiştir. Sadece milletin hafızasını
teşkil eden arşiv vesikaları değil, kütüphanelerde nice
nadide kitap, fersude veya mükerrer diye hurdaya verilmiş
veya satılmış, daha da kötüsü elverişsiz depolarda
çürümeye terk edilmiştir. Sahaf Muzaffer Ozak, yaşanan
vahameti şöyle anlatır: “Bir adamın evinde kitap saklaması,
kobra yılanı saklamasından betermiş. Memurlar, evlerde
ne kadar kitap varsa kuyulara dolduruyordu. Herkes
kitaplarını defetmeye çalışıyordu.”
İlk Çin imparatorluk hanedanının kurucusu Shih Huang
Ti’nin (ME 221-210), kurduğu devlet düzeninin sorgulanacağı
korkusuyla, ülkesinde geçmişte yazılmış tüm
kitapların yakılmasını emredişinden bu yana geçen iki bin
iki yüz yılda, devlet eliyle girişilmiş bu boyutta bir kültür
katliamına yeryüzünün herhangi bir yerinde rastlamak
mümkün değildir. Osmanlıca eser basımını suç sayan
Türk Ceza Kanunu’nun 222. maddesi ise ancak 2014’te
kaldırılabildi. Bu olay, sadece alfabe değişimi değil, geçmişin
topyekûn imhasıydı.
(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci) - Zekâtını verip vermediğini hatırlamayan bir kimsenin
zekâtını yeniden vermesi lazımdır. İmâm Ebû
Hanîfe (r.a.) ile İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'a göre, zekât,
nisab miktarında olan mala gerekir. Nisabdan fazla
olan mal helâk (yani telef olup yok olmak) olsa da,
nisab baki kalsa, onun zekâtı da baki kalır. Çünkü
fazlalık nisaba tâbidir.
Bunun içindir ki, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)
şöyle demiştir: “Eğer, zekât farz olduktan sonra, mal
helâk olsa, zekât sâkıt olur.” Malın tamamı değil de,
bir kısmı helâk olsa, helâk olan kısmın zekâtı düşer.
Zekât icab ettikten sonra nisab helâk olsa, zekât
helâk olmaz. Bir kimse bir ticaret malını, başka bir
ticaret malı ile değiştirirse, bu durumda mal helâk olmuş
sayılmaz. Değişen malın aynı cinsten olması ile
ayrı cinsten olması müsavidir (yani eşittir, fark yoktur)
ve bu hususta ihtilaf yoktur.
Bir kimsenin nisab miktarındaki malı, hibe gibi
bir sebeple karşılıksız olarak zail (elden çıkıp yok olmak)
olup gitse veya mehir gibi bir sebeple zail olup
gitse; veya karşılığı mal olmasa veya hizmet kölesi
gibi, zekâta tâbi bir mal olmasa, istihlâk ederse
(yani onu tüketip yok ederse), elinde karşılık kalsın
veya kalmasın o şahsın zekât miktarını ödemesi
gerekir. Bu şahıs hibesinden bir hüküm sebebi ile
dönse veya malını geri alsa, zekât borcu da düşer.
Keza, hibeden dönüş hâkimin hükmü ile olmasa bile,
zekâttan muaf olur. Sahih olan budur.
(Fetava-i Hindiyye, s.596-598) - Tek kurtuluş, sünnete sarılmakla mümkün olduğuna
göre; bu da; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ve O (s.a.v.)’in
Yüce Ashâbı (r.a.e.)’e, ki onlara, onların sünnetlerine
tâbi olmak da Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e tâbi olmak, Nebî
(s.a.v.)’e tâbi olmak da Allâh (c.c.)’a tâbi olmaktır, (Nisâ s. 80)
Bu da Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehîd imâmlarından birine
tâbi olmakla mümkündür. Hepimizin onların fıkıhlarını
öğrenmek ve öğrendiklerimizle âmel ederek Allâh (c.c.)’a
kulluk yapmamız ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmamız
gerekiyor. Bundan başka gidilecek bir yol ve tutunacak dal
yoktur.
"Âlimler, Nebîlerin vârisleridir" diye haber verilen
ma’rifetullâh ehli ise âlimibillâh kudsî âlim zâtlardır.
Bu hadîs-i şerîf’e şu manâ verilmiştir: "Kim ki Nebîlere
vâris ise, ancak âlim odur." Cenâb-ı Hâkk’ı bilmeyene
ve Cenâb-ı Hâkk’tan korkmayıp günâh işleyen kimseye
hakîkî âlim denilemez. Âlim olan, herhangi bir maddî
gâyesi olmaksızın, ücretsiz ve bir menfaat karşılığında
olmayarak, sâdece Allâh (c.c.) rızâsı için hâkk yoluna,
Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da’vet eder.
Âl-i İmrân suresi 110. ayette geçen "Hayrü’l Ümmeti"
ifadesinden murâd zâhir ulemâsı değildir; çünkü irs tabiri,
pederden evlâda intikâl eden maddî (gelir olan) şeylere
denir. Zâhir ulemâsının ilmi, irsî değil sonradan kazânılmış
olandır. Sonradan kazânılmış olan yani vehbî (Allâh
(c.c.) vergisi) olmayan bir ilme irsî demek doğru olmaz.
Bu sebeble ilmi sonradan kazânmış olan zâhir âlimlerine,
enbiyâların vârisi denilemez.
İmâm-ı A’zam (r.a.)’in, herbiri âlemlere bedel binlerce
talebeyi yetiştirip dünyanın dört bir yanına göndermişler ve
onlar vâsıtasıyla Sünnet-i Seniyye teblîğ ve infâz edilmiştir.
Başta İmâm-ı A’zam (r.a.) Efendimiz’in ve talebelerinin
şefâatlerini Allâhü Teâlâ’dan talep ediyoruz.
(Nûmanî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hadis İlmindeki Yeri, s.8-10) - Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik (Fetih
1) ayetinin tefsiri şöyledir: Bir yeri fethetmek, zorla veya
sulh yoluyla ele geçirmektir. Buradaki fetihten maksat,
Mekke'nin fethidir. Bu Hazret-i Enes'den rivayet edilmiştir.
Resûlüllah (s.a.v.) Hudeybiye'den ayrıldığında bu fetihle
müjdelenmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olan fetihten, sanki
olmuş gibi geçmiş zaman kipi ile bahsedilmesi, müjdeyi
kuvvetlendirmek ve onun kesinlikle meydana geleceğini
vurgulamak içindir. Ayrıca bu, haberi veren Allâhü Teâlâ'nın
şanının yüceliğine de işarettir. Müslümanlar Hudeybiye'ye
vardıkları zaman fetih kapalı ve imkânsızdı. Ne zaman ki
iş, Rıdvan biatına geldi ve müşrikler Müslümanların birliğini,
cihad ve savaştaki kararlılıklarını anladılar, işte o zaman
zaafa düştüler, korktular ve anlaşma istemek zorunda
kaldılar. Böylece, Müslümanların onlara karşı üstünlüğü
tahakkuk etmiş oldu. Bununla birlikte bu sulh, daha önce
kapalı olan birtakım şeylerin de açığa çıkmasına sebep
oldu. Meselâ, müşrikler, bu sulh sebebiyle Müslümanlarla
bir araya geldiler, onların sözlerini duydular.
Gönüllerinde İslâm yeşermeye başladı. Çok kısa bir
süre zarfında bir çok insan Müslüman oldu, Müslümanların
sayısı arttı. Hatta denildiğine göre, o sene içerisinde,
daha önce Müslüman olanların sayısı kadar, belki de daha
fazla insan İslama girdi. Bu sulh sayesinde, Hz. Peygamber
(s.a.v.) diğer Araplarla ilgilenme fırsatı buldu. Onlarla
savaştı. Bir çok yeri fethetti. Hayber'in fethi özellikle kayda
değerdir. Müslümanlar ganimetler elde ettiler. O sene,
Rumlarla İranlılar arasında büyük bir savaş oldu. Sonuç,
Resûlullâh (s.a.v.)'in vaadettiği gibi oldu ve onun dediği
gibi çıktı. Efendimiz (s.a.v.)’in ve müminlerin ehl-i kitabın
mecûsilere karşı zafer kazanmalarından dolayı sevinmeleri
de bir nevi fetihtir. Bunların dışında, Allâh'ın (c.c.) bir takım
yüce fetihleri ve büyük nimetleri olmuştur.
(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Fetih 1) - Hakim, saçı sakalı uzamış Necip Fazıl Üstad’a “Maymuna dönmüşsün Necip” demiş. Necip Fazıl yüzünü duvara çevirip: “Şimdi de duvara döndüm” demiş. Necip Fazıl Kısakürek bir gün konferans verirken salondakilerden biri kürsüye salatalık fırlatır. Salatalığı eline alan Necip Fazıl salondakilere dönerek: “Birisi kimliğini göndermiş, kiminse gelsin alsın” der.
Üstad’ın çalışma odasına giren bir yazar, kitap göremeyince: “Siz kitap okumaz mısınız?” diye sorar. Üstad cevabı yapıştırır: “Sen hiç süt içen inek gördün mü?” Şeriatçı olduğu iddiasıyla tutuklanır. Mahkemede kendini öyle canlı bir dille savunur ki, kadın hâkimin gözleri dolar. Üstad döner: “İşte şeriatın sırrı tecelli etti: Kadından ceza hâkimi olmaz.” “Allah deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?” sorusuna: “Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gözbebeğine yıldızları sığdırdığı gibi geçirir.” Konferansta bir dinleyici: “Hangi gazeteden bahsediyorsunuz?” Üstad: “Ne iş yapıyorsun?” “Keresteciyim.” “Belli, otur!” Hakim: “Seni bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?” Üstad: “İstifa mı ediyorsunuz?” Vapurda biri: “Peygamberlere ne gerek var?” deyince Üstad: “Niye vapura bindin ki, yüzerek geçsene.” Nazım Hikmet, zayıf bir ineği gösterip: “Oruçtan bu hale gelmiş.” Üstad: “Hayvanlar oruç tutmaz.” Uçak geri döner. Sorulunca: “Ahirete kabul etmediler, geri döndük.” “Özel arabanız yok mu?” “Ona en son bineceğiz.” Üstad treni kaçırdığı söylenince: “Kovdum gitti” der. Mahkemede: “Buradakilerin yarısı eşektir” der. Hakim geri almasını ister. Üstad: “Tamam, buradakilerin yarısı eşek değildir.” Bir genç: “Osmanlı emperyalist değil miydi?” diye sorar. Üstad: “Eğer öyle olsaydı bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.”
(Derleme)
Weitere Islam Podcasts
Trending Islam Podcasts
Über Mevlana Takvimi
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
Podcast-WebsiteHöre Mevlana Takvimi, فاهم und viele andere Podcasts aus aller Welt mit der radio.at-App

Hol dir die kostenlose radio.at App
- Sender und Podcasts favorisieren
- Streamen via Wifi oder Bluetooth
- Unterstützt Carplay & Android Auto
- viele weitere App Funktionen
Hol dir die kostenlose radio.at App
- Sender und Podcasts favorisieren
- Streamen via Wifi oder Bluetooth
- Unterstützt Carplay & Android Auto
- viele weitere App Funktionen


Mevlana Takvimi
Code scannen,
App laden,
loshören.
App laden,
loshören.















